30 Aralık 2011 Cuma

Bir isteğim var sadece senden,
Onun kokusunu al getir,
Onun saçlarını al getir,
Hatta mümkünse onu al getir bana rüzgar.

[Cemal Süreya]

29 Aralık 2011 Perşembe












Can,
Ah Can,
Gözlerimden denizler süzülüyor...
Yere düşen her damlanın yüreğinde sen varsın...

Ben lâl olmuş bir bülbülüm,
Sen deli gülsün bağımda...
Toprak gibi,yaprak gibi,candan özge can gibi... 

İstediğim gül içmekti,gözlerinde bir yudum... 


Çatlayası deli yürek, sen sen diye atıyor...

24 Aralık 2011 Cumartesi

Ey yiğit! Yazgıya bahane bulma.
Yükleme kendi suçunu başkasına.
 Suçunu gör dönüp etrafında kendinin...
Kendindendir, gölgeden değil çektiklerin.
Ne yaptın da sana dönüşünü görmedin?
Ne ektin de ektiğini biçmedin?
Eylemlerin ruhundan ve bedeninden doğar.
Çocuğun gibi sonra gelip eteğinden tutar...


Hz. Mevlana

22 Aralık 2011 Perşembe


Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşları-Kimya Hatun kitabını okuyordum günlerdir. Ve bu akşam bitti. Serinin içinde benim gözbebeğim hâlâ Tebrizli Şems, onu söylemeliyim. Kitap hakkında söyleyecek çok sözüm olsa da onları bir kenara bırakıyorum şimdilik… Bazı satırlarıyla sizleri de tanıştırmak istiyorum. Şöyle ki:

….

“Aşk, yakınlarını, tanıdıklarını, eksik olan bir şeyin diğer yarısını, yürek yarını, yârin yüreğini bulmak için susuz, suskun yola çıkmaktı. Yalnızlığına meçhul bir gönüldaş bulup, ruh solgunluğuna maşuktan can soluğu almayı umut etmekti.”


“hayat ne umduğumuz kadar önemlidir, ne de sandığımız kadar önemsiz.”


“Sevgi bir nefes kadar yakın bazen, Bazen biz kadar uzak bize.”


“Siz yüreğinizi ne kadar dinliyorsunuz bilmem ama ben yüreğimi de götürüyorum gittiğim yere.”


“Sende bulduklarım değil, sensiz kaybettiklerimdir önemli olan.”


“Başkalarının hayatlarını –mış gibi tekrar tekrar yaşayanlar akıllı, kendini arayan, yüreğini keşfeden, yürek yârine adanan, aşk ile tutuşan deli, öyle mi? Delilik anlayışınız buysa kurban olayım deliliğe. Yüreğimi delen deşene kurban olayım. Katlanılmaz hale geldiğinde olup bitenler ve dahi biz kendi kendimize sığmaz olduğumuzda, uydum hazır olan huzursuzluğa, niyet eyledim delirmeye der gibiyiz. Delilik, bir tutam tebessümün ön şartıdır çoğu vakit. Adına tevekkül diyebileceğimiz bir huzur anı belki de. Delilik kimi zaman da, konuşman gereken en önemli yerde susmaktır.”


“Düşünen, seven, özleyen, susan, cesur olan, kalıpların dışına çıkmak için çabalayan, yani sizin yetindiklerinizle yetinmeyen *deli*dir.”


“En büyük zenginliğin hayatsa oldukça fakir birisin.”


  -aşk nedir Kimya?

    Vallahi gizli kalmayacak kadar aşikâr, görülmeyecek kadar gizli.O taşlar arasındaki ateş gibidir; onu hareket ettirirsen tutuşur ve yanar, bıraktığında kaybolur.”


“Sufi, dünyanın içinde dönen değil, dünyayı kendi içinde döndürendir.”


“Gerçek şu ki insan, öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir duadır, bakıştır.”      Kıyamet, 14


“Göklere çıkmak istiyorum, lütfen bana merdiveni gösteriniz! Cevaben buyurdular ki: Senin başın merdivendir. Başını ayakaltına al, başına bas ta yüksel!”   Ayağını başının üstüne koymak demek, aklını ayak altına alıp, gönül yolu ile, aşk yolu ile Hakk’a yönelmektir.


“Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”  Tekvir, 9


“Ne zordur etrafın kalabalıkken derdinle yalnız kalmak.”


“Söyle yolcu musun, yol mu? Yolun var mı da yoldaş bulamadım diye feryat ediyorsun? Gönlüne erdin mi de gönüldeşim nerede diye sızlanıyorsun? Önce kendini bir bul bakalım! Ayağında diken yarası olmayan, sinesine gül kokusu süremez.”


“Bir namaz ferahlığı içinde sana gelmeme izin ver Rabbim. Yolumu aç! … Allah’ım. Eli boş gidilmez yere, Ey İlahi ben boş gelmedim, suç getirdim, günah getirdim. Dağlar çekemez o ağır yükü, iki kat sırtımda pek güç getirdim. Elimi tut! Ellerimde derman kalmadı.
TUT ELİMİ RABBİM. BENİ BANA BİLE BIRAKMA!”

21 Aralık 2011 Çarşamba
















İçime sığmıyor hüzünlerim;
Sana geliyorum; düşe kalka.
Susuyor dilim!
Senin huzurunda sözlerim gözlerimden akıyor..
Adım duâ!
Özüm duâ!
Duâya saklandım beni kimse bulamasın…

____İskender Pala
Düşüm ben,
düşen ben,
düştüğüm ben!..


. . .


Senai Demirci

16 Aralık 2011 Cuma

Yağmurun Elleri



Küçücük bir bakışın
Çözer beni kolayca
Kenetlenmiş parmaklar gibi
Sımsıkı kapanmış olsun

Yaprak yaprak açtırırsın
İlk yaz nasıl açtırırsa
İlk gülünü gizem dolu
Hünerli bir dokunuşla

Hiç kimsenin yağmurun bile
Böyle küçük elleri yoktur
Bütün güllerden derin
Bir sesi var gözlerinin

Başedilmez o gergin
Kırılganlığınla senin
Her solukta sonsuzluk
Ve ölüm...


Yeni Türkü

15 Aralık 2011 Perşembe


Gülümsüyordum. O gülümsediği için. Gülümseyerek konuştuğu için. Sakinleşiyordum. O sakin olduğu için. Artık korkmuyordum.
O bana “Korkma” dediği için. “Üşüme!” diyen bir annenin sözünü dinler gibi. Olur, üşümem, diyordum.
Gerekirse donarak ölürüm ama üşümem!

-Hakan Günday / Ziyan-
 

11 Aralık 2011 Pazar

Ve sen; 
Yine denendiğinde, 
Ve yine; 
Kalbin daraldığında, 
Ve yine; 
Bütün kapılar kapandığında, 
Ve yine; 
Ne yapman gerektiğini bilemediğinde, 
Uzun uzun düşün ve hatırla yaradanını...
Allah kuluna kafi değil mi?

(zümer 36)

9 Aralık 2011 Cuma

bilmiyorsun,
söyleyemiyorum....
bilmiyorum,
söylemiyorsun...
öyle hissediyorum ki;
sen bende çoğalıyorken...
ben sende azalıyorum...
Ey Yâr,
Yasla yüregini yüregime..
ve yüregimi tut!..
sonra unutalım tüm sözcükleri ...
Mevlana der ki;
'' Dostlarınızı sıkça ziyaret ediniz,
Çünkü üzerinde yürünmeyen yollar diken ve çalılıklarla kaplanır..! ''

8 Aralık 2011 Perşembe


Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız,
Hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız.
Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda.
Bizi bir arada tutan kabuk, birbirimize duyduğumuz inançtır.
Peki ya o kabuk çatlarsa...
Ya birbirimize duyduğumuz güven dahil inandığımız her şeyden kuşkuya düşersek...
Ya adalet duygumuz kaybolursa...
Ya, her insan kendi adaletini aramaya başlarsa...
Çatlayan bir nar gibi taneler her yere yayılmaz mı?

Birhan Keskin
















Bir deli rüzgar eser,
kulaklarımda sözcükler yankılanır.
Bir yamalı ezgi düşer dilime,
geçmiş zamanlardan kalma.
Çok kez çalınmış, söylenmiş
tanıdık bir ezgi.
Gözlerimde hep aynı çocuk:
Biraz hüzün,
biraz kahkaha kokan.
Rüzgar yağmur kokar,
bir sonbahar yağmuru...
Ne güzel yağmura boyanmak!
Islanmış teninde yağmur kokusu, ne güzel!
Ellerimi tutar aynı çocuk .
"Yağmur oluyorum bak!" deyip
açar kollarını iki yana,
sokağı kucaklar.
Damlalar gözlerine düşer.
Saçlarına, ellerine düşer.
Yüzünü okşar damlalar.
Işıl ışıl yüzüyle,
gözleri gökyüzünde...
Göğü kucaklar, yağmur kokan çocuk.
"Bak" der.Gök oldum sonsuz mavi.
Gök oldum, ağladım.
Hüzün kokulu damlalar döktüm usulca.
Sonra şehir oldum,
sarmaladı damlalar caddelerimi
arındım!
Sonra güneş oldum:
Işıl ışıl koynunda bir gökkuşağı gizli!
Yedi renge boyadım bak yüreğimi.
Şimdi, yağmur kokar tenim.
Işıl ışıl koynumda bir gökkuşağı
‘SEN’ oldum!
Bir deli rüzgar eser, kulaklarımda sözcükler yankılanır.
Tazecik bir ezgi düşer dilime
Düş tadında.
Daha hiç söylenmemiş ve hiç çalınmamış bir ezgi!
Gözlerimde aynı çocuk...
Alacalı bir rüzgarın koynunda,
gökkuşağı yürekli…

6 Aralık 2011 Salı

AŞK

Aşkı bilmek isteyen Mevlana olmalı


Aşk... İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor... Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana... Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus'a yaklaştığımız şu günlerde "Aşkı" anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar'a yönelttik...

Hz. Adem ile Havva'dan bu yana bir aşk var yeryüzünde...

Adem'den önce de vardır, der arifler. Şair, 'aşk, kadim ezelidir' diyor.

Nasıl yani?

Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk'ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.

Çok ilginç...

Evet...Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim...' şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.

Ama aşk bir tane... Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?

Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.

Birleşme var yani işin doğasında?

Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus'un son Fassında, 'bana dünyanızdan üç şey sevdirildi...' hadisini yorumlarken şöyle der : 'Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, 'sevdim' dememiş, 'sevdirildi' demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir...' Bu çok önemli...

Vuslat şart mıdır?

Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, 'seni seviyorsam bundan sana ne?' Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.

Aşk bize nasıl tercüme ediliyor?

En güzel tercüme eden Yunus Emre'nin : 'Aşk bir güneşe benzer' diyor. Hz. Şems'in adına yani. Lale Müldür, 'ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü'ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi... Bir başkası, 'bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk...' diyor. Bir diğeri, 'Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvay'da, ansızın 'yüreğinin ellenmesi' olarak niteliyor. Bir şair, 'aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır' diyor. Ne bileyim, binlerce 'tanım' var yani...

Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?

Aşk için, eski Anadolu Türkçesi'nde 'sevü' tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre'de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir.

Bu doğru bir tercüme mi?

Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet... gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi.

Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana'nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?

Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum'u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar'ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu'yu sardığı bir evrede belirdi. Belh'ten Anadolu'ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre... Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da 'irfan' da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir.

Yani?

Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu.

Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?

Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak'tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı'ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, 'hiç aşık oldun mu?' diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. 'Evladım niçin utanıyorsun, Hakk'ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk'a aşık olabilir mi?' der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.

Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?

Her zaman değil. Doğrudan Hakk'a, Hakk'ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, 'söylemezsem bu aşk derdi beni boğar' noktasına gelinebilir. Yunus'ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre'ye aşık olmuş. O'nun üzerinden Rabb'e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk'a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. 'Hakk'ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir' diyor Yunus.

Bizler aşkın neresindeyiz?

Bilmem...

Neden böyle söylüyorsunuz?

Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. 'Biz'in içinde neler var?


O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?


Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz.

Mesela?

Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm...

Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?

Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.

Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de...

Bir duvar yazısı şöyle diyor: 'Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler...'

Aşkı anlamak için önce Mevlana'yı mı anlamak gerekiyor?

Hz. Mevlana'yı ancak aşkla anlayabiliriz. O'nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.

Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?

Doldurulamaz kadar olabilir bazen.

Aşk anlatılabilir bir şey mi?

Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke'yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?

Dayanılamaz mı?

Aşıklara sormak lazım.

Aşık olmayan bilemez mi?

Hz. Mevlana'ya, 'aşk nedir' diye soruyorlar, 'ben ol da bil' diyor.

Aşk ve emek ilişkisi... Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?

İnsan için emeğinden fazlası yoktur.

Aşk öğrenilir mi?

Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu 'aşk mektebi'nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.



Dünya daha adil olabilirdi



Mevlana'nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana'ya hayat veriyor?

Günümüzde nice mahfi Mevlana'lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar...Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana'nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri'den almış olmasındandır.

Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?

Buna dilerseniz, Lale Müldür'ün dizeleriyle cevap vereyim: 'ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.'

Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?

Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.



Aramak ile bulunmaz



Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?

Hz. Mevlana'nın özellikle Divan'ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir'in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.

Aşk neyin ilacı?

Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.

İsteyen Allah'a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?

Neye aşık olursak olalım, O'nun Cemal'ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler.

Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?

Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk'ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, 'şehr-i Elmalı, canda bulmalı' diyor. 'Elmalı', hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs'te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer.

Allah'ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?

Artırmaz mı? O'ndan en çok O'nu tanıyan korkar. O'nu en çok, O'nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. 'Bilinmeyi sevdim...' diyor ya...Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez.

Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah'ın seçtiği kulları olmasından mı?

Hz. İsa'nın bir hadisi var : 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir' diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için 'tekamül etmiş ruhlar' demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, 'bana Seni gerek Seni' diyor. Hakk'a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun...'



Sadik Yalsizucanlar - Yeni Safak YAYIN TARİHİ: 04.12.2011

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kendi hikayemizin peşine düşerken, yanımızdakilere sağır kalmak, yalnızlığın karanlık sokağına çıkarıyor bizi. Korkup geri döndüğümüzde, o sesin sahibini bir daha hiç görememek en kötüsü... Üzerinde bir diğerinin hakkı olan insanların yapıp ettikleri gerçekliğin aynasında kırılıp parçalanmak zorunda. Aksi halde parçalanan insanın kendisi oluyor. 
O parçaları yapıştırmayı ne kadar denersen dene  !
Tutmuyor !
“Sır kelimelerde değil kalpte,
ne duymak istiyorsa onu işitiyor insan ..”

Ali Ural

4 Aralık 2011 Pazar


‎Ey uzaklaştıkça gönlüme yaklaşan Sevgili!
Bir "AH" desem duyar mısın feryad-ı kalbimi?
Ben ıraklarda suskun bir Mevlevi..
Sen ise kalbimin Aşk-ı kıyameti...


ŞEMS-İ TEBRİZİ
Marifet hiç ezilmemek bu dünyada.
Ama biçimine getirip ezerlerse;
Güzel kokmak...
Kekik misali,
Lavanta çiçeği misali,
Fesleğen misali,
Itır misali,
İsa misali,
Yunus misali,
Tonguç misali,
Nazım misali...


Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

1 Aralık 2011 Perşembe

Ey Gönül...
su ne yaparsa yapsın susayan ona yüz kere razıdır.

Hz Mevlana
            Kederin ağına takılan balıklar, çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyehat şekli olması gerekirken, bir türlü ulaşılamayan hayâli istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz, hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığınde bir gün üşürken, bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede.

     
O halde " bizi mutlu kılan şey şartlardan çok, ruhumuzdur ." İstemekle değil, istememekle hür olan ruhumuz...


Ali Ural // Posta Kutusundaki Mızıka

26 Kasım 2011 Cumartesi

Ne güzel! Derin bir “âh” ile yâd etmek seni.
Her dem düşünmek, her dem hayal etmek seni…
Ne güzel! Visâline gülmek, firâkınla ağlamak.
Yanmaktan usanmamak yanarken susamak seni.
Haddâd

25 Kasım 2011 Cuma

Durmaksızın yürüyorum bu kıyılarda,
kumla köpüğün arasında.
Yükselen deniz ayak izlerimi silecek,
rüzgar köpüğü önüne katacak,
ama denizle kıyı daima kalacak.


Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

Anımsamak bir tür buluşmadır.
Unutmak ise bir tür özgürlük.

Yüreğimdeki mühür
kalbim kırılmadan çözülebilir mi?

Sevgililer birbirlerinden çok
aralarındakini kucaklarlar.

Arkadaşlık her zaman için
tatlı bir sorumluluktur,
asla bir fırsat değil.

Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç
senin gerçeğini açığa çıkarabilir.
İşte böyle bir anda
ya güneş altında çıplak danset,
ya da çarmıhını taşı.

İnsanlık, sonsuzluğun dışından
sonsuzluğa akan bir ışık nehridir.

Şafağa ancak
gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

Gariptir ki,
kimi zevklerin tutkusudur,
acılarımızın bir kısmını oluşturan.

Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçeklesmesi arasındaki mesafe,
yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

Cennet orada,
şu kapının ardında,
hemen yandaki odada;
ama ben anahtarı kaybettim.
Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

Kuş tüyünde uyuyanların düşlerinin,
toprak üzerinde uyuyanlarınkinden
daha güzel olmadığı gerçeğinde,
yaşamın adaletine olan inancımı
yitirmem mümkün mü?

Bana kulak ver ki,
sana ses verebileyim.

Karşındakinin gerçeği
sana açıkladıklarında değil,
açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan,
söylediklerine değil,
söylemediklerine kulak ver.

Söylediklerimin yarısı beş para etmez;
ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
diye konuşuyorum.

Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp,
sessiz erdemlerimi eleştirmeye
başladığında doğdu.

Bir gerçek her zaman bilinmek,
ama ara sıra söylenmek içindir.

İçimizdeki gerçek olan sessiz,
edinilmiş olan ise gevezedir.

İçimdeki yaşamın sesi,
senin içindeki yaşamın
kulağına ulaşamaz.
Yine de kendimizi yalnız
hissetmemek için konuşalım.

Sözcüklerin dalgası
hep üstümüzde olsa da,
derinliklerimiz daima dinginliğini korur.

Yaşam kalbini okuyacak
bir şarkıcı bulamazsa,
aklını konusacak
bir filozof yaratır.

Zihnimiz bir süngerdir,
yüreğimizse bir nehir.
Çoğumuzun akmak yerine,
sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

Eger kış,
'Baharı yüreğimde saklıyorum'
deseydi, ona kim inanırdı?

Her tohum bir özlemdir.


Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir.
Arkasındaki gerçeği görürsün,
ama cam seni gerçekten ayırır.

Haydi seninle saklambaç oynayalım.
Yüreğime saklanırsan eğer,
seni bulmak zor olmaz.
Ancak kendi kabuğunun
ardına gizlenirsen,
seni bulmaya çalışmak
bir işe yaramaz.

Neşeli yüreklerle birlikte
neşeli şarkılar söyleyen
kederli bir kalp ne kadar yücedir.

Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim,
durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.

Hayır, boşuna yaşamadık biz!
Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

Özel ve ayrımcı olmayalım.
Unutmayalım ki, şairin aklı da,
akrebin kuyruğu da gururla
aynı yeryüzünden yükselir.

Evim der ki, 'Beni bırakma,
çünkü burada senin geçmişin yaşıyor.'
Yolum der ki, ' Gel ve beni izle,
çünkü ben senin geleceğinim.'
Ve ben hem eve, hem de yola derim ki,
'Benim ne geçmişim,
ne de geleceğim var.
Eğer kalırsam,
kalışımda bir ayrılış vardır;
gidersem,
ayrılışımda bir kalış.

Yalnızca sevgi ve ölüm
her şeyi değiştirebilir.'

Daha dün, yaşam küresi içinde
uyumsuzca titreşen bir kırıntı
olduğumu düşünürdüm.
Şimdi biliyorum ki,
ben kürenin ta kendisiyim,
ve uyumlu kırıntılar halinde
tüm yaşam içimde devinmekte.

Adlandıramadığın nimetleri özlediğinde,
ve nedenini bilmeden kederlendiğinde,
işte o zaman büyüyen her şeyle
beraber büyüyecek ve
üst benliğine uzanacaksın.

Ağaçlar yeryüzünün
gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
Ama biz onları devirir ve
boşluğumuzu kaydedebilmek için
kağıda dönüştürürüz.

Güzelliğin şarkısını söylersen eğer,
çölün ortasında tek başına olsan bile
bir dinleyicin olacaktır.

Esin daima şarkı söyler;
asla açıklamaya çalışmaz.

En büyük sarkıcı,
sessizliğimizin şarkısını söyleyendir.

Eğer ağzın yemekle doluysa
nasıl şarkı söyleyebilirsin?
Ve eğer elin altınla yüklüyse,
şükretmek için nasıl kaldırabilirsin?

Sözler zamansızdır.
Onları zamansızlıklarını bilerek
söylemeli ya da yazmalısın.

Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir.
O, kanayan bir yaradan
veya gülümseyen bir ağızdan
yükselen bir şarkıdır..


Kum ve Köpük - Halil Cibran —


- Deniziniz çok güzelmiş hanımefendi..
- Kendim diktim. Teşekkür ederim.
- Terzi misiniz acaba?
- Hayır. Ben maviyim.
- Memnun oldum. Ben de sessizlik.
- Bir sessizliğe göre fazla konuşkansınız.
- Susmaya değecek birşeyler elbet bulur insan. Ama konuşmaya değecek güzellik her zaman bulunmuyor...


alıntı
 *** EL BEDÎ ***
Birkaç dakika...
sadece birkaç dakika...
birkaç dakika daha... 
ne az görünüyor değil mi?
hayır...
bazen ne çoook !
ne uzuuun !
ne büyük ihtiyaç ! 

24 Kasım 2011 Perşembe

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın.
-Can Dündar-
“Bu yol nereye gider?”
diye sordu kendine.

“Nereye gider bu yol?”

İnsan, ancak adresi olmayan bir yolcuyu uğurladığında
yolların bilinmezliğini keşfediyordu.

Giden, bir tek yola gidiyor,

Kalan, sayısız pek çok yolun
sır dolu düğümlerini çözmeye mahkum oluyordu.




Ali Ayçil/ Sur Kenti Hikayeleri

23 Kasım 2011 Çarşamba



Bir zarf açılınca
içi açılıyorsa kelimelerin
mektup odur

Bir zarf kapanınca
dışarıda kalıyorsa bazı kelimeler
mektup odur

Bir zarf daha uzağa
gitmeye hazırlanıyorsa
geride kalan mektuptur
kimseye göndermeyin onu
biraz önce yazdığınız mektubu
size gelmiş gibi okuyun:

Mektup yerini bulmuştur.

Haydar Ergülen
,,, İçinde senin olmadığın her günü eksik tamamlıyorum ,,,












Ben öğrencileri ile henüz tanışmamış bir öğretmenim,
Onları özlemenin verdiği heyecanı, yoldaş etmeliyim kaleme,
Öğretirken öğrenmenin verdiği haz ile başlamalıyım söze...
Öğretmen olmanın saygınlığının gölgesinde,
Bir kardeş yârenliği ile açmalıyım yüreğimi...
Her yeni güne umut ile başlamanın dinginliğini aşılamalıyım önce,
İnsana değer vermenin x'e değer vermekten daha mukaddes olduğunu öğretmeliyim.
Dar zamanlarda geniş hülyalara dalmalıyım onlarla...
Süresi olmayan süreksizliklerin ,
Sonsuza eşit olan limitlerin,
Aslında var oluş gayesi olduğunu öğretmeliyim...
Ruhlarına ebedi sevginin tohumlarını atmalıyım,
"El Kârda Gönül Yâr'da " ab-ı hayatını sunmalıyım onlara...
Umut ile yeşertmeliyim gönüllerindeki sevgileri...
Leylasını bulmuş bir Mecnun ya da
Şirini ile serfiraz bir Ferhat olacaktır karşımda,
Sevdalarına saygı gösterirken ,
Hüsn-ü Aşk'ı anlatmalıyım onlara...
Mana alemine yolculuk yapmalıyız,
Mevlana ile Yunus Emre ile...
O masum duyguların çirkinleşmesine müsade edemem,
Aşk-ı âlâ'yı anlatmalıyım onlara...
Palandöken dağından esen rüzgarın ayazı içimize dolarken,
Ürkek bakışlardan süzülen, cesur kelimeleri aramalıyım...
Başarmanın verdiği hazzı tattırmalıyım onlara,
Ne önemi var ki sonucu bilinmeyen türevlerin ?
Diferansiyel değişikliğinde, hepsinin sonucu sıfır olmayacak mı?
Onlar;sırf içinde matem geçiyor diye bize matematikçi diyorlar..
Oysaki biz o hüznü cebire yoldaş etmiş kişileriz...
Sonsuzluğun ne anlama geldiğini öğretmeliyim onlara...
Bunun için karşıma iki yol çıkar...
Ya limit almalıyım ya da bir şiir okumalıyım...
Pergelin sivri ucu olmayı öğretmeliyim onlara,
Dönen dünyalarının , kendilerine bağlı olduğunu ,
Kalemlerini doğru seçmeleri gerektiğini öğretmeliyim...
Elzem iki değer çıkar karşıma : kalem ve söz...
Göğüslerini inşirah ile dolduracak sözler söylemeli,
Kalemi onlara yâren etmeliyim...
Hiç olmayı öğretmeliyim onlara,
Dünyamı değiştirdiğimde beni Rahmetle anmalarını isterim...
Çünkü ben bir öğretmenim...
Anılarda kaybolacağımı bilsem de ben iyi ki öğretmenim...

Tuba Küçük

22 Kasım 2011 Salı

Ertelemek
yaşamın mayasını kaçırır.
Sonraya ertelenen ne varsa,
 ruhunu, kokusunu, tazeliğini, öz suyunu yitirir
Söylenmeyen sözler de zaman aşımına uğrar.


Ferhan Şaylıman

20 Kasım 2011 Pazar



Ey canımın sahibi Yâr..!


Sen benim olduktan sonra, Kaybettiklerimin ne önemi var..?


Mevlana
Tortulu sular arı duru olur sevgiyle;
bulanıklar berraklaşır.
Ve şifa bulur sevgiden tüm dertler.
Ölüleri diriltir sevgi;
sultanları kul eder...
' Bilmek'tir sevgi...
Noksan bilgi ise ayrımı
ve ayrımı olmayan bir hezeyandır.
Şimşeği güneş sanır!..
Şimşekçe şimşek,
kendi ışığının geçiciliğine gönül bağlayana güler geçer oysa!..


Mevlana

19 Kasım 2011 Cumartesi

Türkçesi: İnşa Allah her seferinde devam edemeyecek gibi hissediyorsun. Kaybolmuş gibi... Bu senin yalnızlığın, baktığında sadece geceyi görüyorsun.. Etrafın karanlıkla kuşatılmış. Çaresiz hissediyorsun. Gideceğin yolu göremiyorsun. Umutsuzluğa düşme ve ümidini asla kaybetme!.. Çünkü Allah her zaman yanı başında İnşaAllah İnşaAllah Allah'ın izni ile yolunu bulacaksın. Her seferinde tekrar hata yapıyorsun, tövbe etmek için çok geç gibi hissediyorsun. Verdiğin yanlış kararlardan dolayı kafan çok karışık, kalbin utançla dolu umutsuzluğa düşme..... . Allah'a yönel, O asla uzak değil... O'na dayan ve güven. Kaldır ellerini ve dua et... OOO Ya Allah bana rehber ol,yolumdan saptırma beni. Bana doğru yolu gösterecek sadece SENSİN... Bana yolumu göster İnşaAllah İnşaAllah yolumuzu bulacağız....
Benim hayatımın gecesinde,
şu güneş gibi yirmi tane güneş doğsa da,
karanlık gecemi aydınlatmaya çalışsa,
sen gelmedikçe seher olmaz sevgili..


Hz. Mevlana

17 Kasım 2011 Perşembe

YALNIZLIK ŞİİRİ
















Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır.
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım,
Bu gece dağ başları kadar yalnızım...

Çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından,
Dudaklarımda eski bir mektep türküsü.
Karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim,
Gözlerim gözlerini arıyor durmadan...

Nerdesin?

ATTİLA İLHAN

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hani ey aşık hani özlem çekiyorsun ya Sevgiliye!
Bil ki Sevgilidendir özlemin özü.
Odur asıl sana özlem duyan.
Çünkü o tutuşturmayınca alevi,

kimsede olmaz
ateş ve aşk ateşi,
önce sevilene ondan sevene düşer."

Hazreti Mevlâna Celaleddin Rûmi (k.s)


" Ne KADAR'san , o ' KADER'sin ."
Senai Demirci
Yerim ben bunu be!

15 Kasım 2011 Salı


Biriniz bir kaç yıldız taksın gökyüzüne,
Biriniz çay hazırlasın,
Biriniz akşam olsun.
İçinizde atların öldüğü müzik susunca,
Biriniz çocukluğuna sarılıp kuyuya insin.
Biriniz onun uzattığı şiiri okusun,
Ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın.
Biriniz akşam olsun yeniden.
Biriniz yağmuru dansa kaldırsın...

Mevlana İdris Zengin

13 Kasım 2011 Pazar

''Bir gelin böceği gibi sessizsem
Ve eğilimliysem üstümdeki gökle oranlı
Yemin ederim ‘bir aşk kırgını’ değilim
Yeni diller, yeni anlamlar öğrenmeye çıktım ben ...''

Edip Cansever

NİÇİN AĞLARSIN EY BÜLBÜL ?

video
Bizim Yunus 'un gönül diliyle...

12 Kasım 2011 Cumartesi

GÜL OLDUĞUNU BİLMEYEN GÜL

  Bahçenin birinde bir kırmızı gül vardı. Ne var ki bu gül, eşsiz güzelliğine rağmen, tomurcuk olduğu günden beri, kendini bir ‘ot’ sanıyordu. Gülün bu zannı, zaman içerisinde bir kabullenişe dönüşmüş, gül mevsimi gelip de bütün güzelliğiyle etrafa türlü renkler ve kokular saldığı günlerde bile devam etmişti.
            Mevsimlerin güzü göstermesine yakın günlerde bahçeye bir bülbül girdi. Bülbül, adeta kabuğuna sığınmış bir inci tanesi gibi gül olduğunu unutup kendini saklamış gülü daha ilk gördüğünde yıllardır aradığı şeyi bulduğunu hissetti. Kalbi çarptı, içi titredi. Daha önce hiç böyle hissetmediği için ruhuna işlenmiş aşkı ilk görüşte tanımıştı. Yıllardır aradığı işte oradaydı.
             Bülbül gülle tanışmak istedi tabi. Uzun uzun diller döktü güle. İlk günlerde gül şaşkındı. “Gül olmadığım halde bu bülbül beni neden seviyor?” diye geçiriyordu içinden. Yanlış dahi olsa yılların kabullenişini değiştiremiyordu. Ama içine “Acaba ben gül müyüm?” sorusu da düşmemiş değildi.
            Çok geçmeden bülbül, aşkını haykırdı gülün güzel ve mağrur yüzüne bakarak… Gül, içinde ilk defa rastladığı ve anlam veremediği tuhaf kıpırtıya rağmen bülbülün aşkına ve vuslat arzusuna çok şaşırmıştı. Öyle ya… ? Güle aşkıyla meşhur bülbülün kendisi gibi bir ‘ot’la ne işi olabilirdi? Hayır, hayır… Bülbül kafa buluyor olmalıydı. Gül olsaydı bilmez miydi kendini (!)…
 Bülbül içinde yıllardır usul usul yanan ateşin sahibini bulmanın o engin coşkusuyla şakıyor, tekrar tekrar aşkını ve vuslat arzusunun güle ve bütün dünyaya haykırıyordu.
            Gül için, kendisini sıradan bir ot olarak görmek daha kolaydı. İçindeki türlü şüphelere rağmen: “Ben gül değilim, sıradan bir otum. Sen ise güle olan aşkını şiirlerle, şarkılarla ve nice efsanelerle anlatmakla meşhur bülbülsün. Beni nasıl seversin?” diye sordu bülbüle… Bülbül, güle aşkla bakıp konuştu:

Yıllar yılı aşkını arayan bülbülüm
Seninle dolu bak gecelerim, gündüzüm
Gülü sevmek için yaratılmış yüreğim
Bir otu nasıl sever, söylesene ey gülüm!

    
Zaman hızla geçiyordu. ‘Ot’ akıllı gül neden kendisini zora soksundu ki… Her şeyden önce aşk, kişisel sorumluluk gerektiriyordu. Ne gerek vardı (!) hissetmeye, düşünmeye, bir armağan gibi sunulan hayatı gerektiği gibi yaşayarak geçirmeye; bütün bunları başından savabilmek varken…
              Fakat ya bir gülse ve bunun farkına ancak solduktan sonra varırsa; yaşamadan, gül olmanın hakkını vermeden geçip giden günleri, yüreğine bir hançer olup saplanmayacaklar mıydı? Yüreği, gelgitler içinde yüzüyor, eriyordu.
             Bülbül çaresizdi. Gülünün, içinde yanan ateşi paylaşmak yerine bu ateşi söndürmek için üzerine soğuk sular dökme telaşı, bülbülü yaralıyordu. Hâlbuki ateşini söndürmek demek bülbülün bülbüllüğünü yok etmek demekti.
             Bülbül kararını vermişti. Her ne pahasına olursa olsun güle olan aşkını ve daha da önemlisi gülün, onun içini aşkla dolduran hakiki bir gül olduğunu ona ispat edecekti.

Aşkı bulunca söylemek yakışır (?)
Her daim güle gönül vermek yakışır (?)
Haydi, uzat dikenini, işte burada yüreğim
Bülbüle gülün aşkıyla ölmek yakışır.

diyerek kalbini gülünün dikenine batırdı ve oracıkta öldü. O an, gül, yapraklarını hışırdatan sert mevsim rüzgârına, geride kalan solgun yüzlü hazana bir figan emanet etse de yüreğinden, nafileydi; çünkü kendisinin bir gül olduğunu anlaması, bülbülünün hayatına mal olmuştu.          
Alıntı

Gül bahçesinde geçen sırrı, gizli şeyi bir gül bilir,
Bir de hazin hazin ağlayan, feryat eden bülbül bilir..


Divan-i Kebir
Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi
Sevgili Dost,
Yazmaya başlıyorum ama bitirmeye dâir bir umut yok içimde. Zor bazı şeylerin söylenmesi, dile gelmesi. Belki de yaşamak yerine hislerimize kelimelerde can vermeye çalıştığımız için tüm bunlar. Ben Bismillah diyeyim, Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başlayayım söze. Elhamdülillah deyip bitirmek nasip olacak mı göreceğiz.
         Ta başından anlatayım her şeyi. Derdim, ne uzun ve edebi cümleler kurmak, ne de kimseye beğendirmek yazdıklarımı. Ahvalimi beyana niyet etmişim o kadar..
         Evvela kitaplardan tanıdım büyük sevdaları, dostlukları. Sonra filmler karıştı, peşine yaşanmışlıklar. Kendimi bildim bileli her şeyimi paylaşabileceğim bir dostum, yârenim olsun istedim. Aynı telden çalabileceğimiz… Ayrı telden nağmeler dökülse de gönül sazımızdan muhabbetle hayatı paylaşabileceğimiz. Beni tamamlayan daha doğrusu tamlayan bir dost. Eğitim hayatım boyunca,ilkokuldan üniversiteyi bitirene dek çok arkadaşlarım oldu. Belki çoğu beni kendine pek yakın da buldu. Onlar anlattılar uzun uzun, açık seçik…ben dinledim. Sırları sırrım oldu, dertleriyle dertlenip destek olmak için elimden geleni yaptım. Nazlarını çektim kırılıp üzülmesinler diye. Aralarında paylaşamadıklarında beni, bir tarafı tercih etmek yerine ikisine de yetişmek için daha çok çaba sarfettim. Doğru yaptım demiyorum ama olan buydu. Onların benimle paylaştıkları denizse ben sadece bir damla sunabildim. Akıp gidemediler içime, yüreğimdeki okyanusun yolunu bulamadılar. Bu yüzdendir ki kendime en iyi dost yine ben oldum. Yalnızlığı koynuma alıp yattım geceleri. En samimi sohbetleri kendimle yaptım. Yıllarca en iyi dostum kalemim oldu. Yazdıklarım beni yerden göğe yükseltti, daralan içime bir nefes oldu feraha erdirdi. Yazdıklarım bile okunsun istemezdim. Osmanlıca yazardım bazen, bazen de sadece benim anlayabileceğim bir dille… Hani sen diyorsun ya yazmak acıtıyor, öç alıyor diye.Ona da şahitliğim çoktur. Yazmadıklarımı zamanla unuttum. Silikleşti hafızamda eski fotoğraflar gibi. Ama yazılanlar ebedileşti sanki. Her okunduğunda yeniden acıttı eskisi kadar olmasa da. Kelimelerle sayfalara çaktığım duygular benden öç almaktan geri kalmadılar yani her okuyuşumda…
         Günü, geceyi, okulu, evi, kahkahayı, öfkeyi, bir parça hüznü paylaştım arkadaşlarımla. Ama gözyaşlarını paylaştığımı hatırlamıyorum. Omzunda ağlayabileceğim, kollarının arasında huzura kavuşabileceğim, içimi dökebileceğim bir dostum olmadı hiç. Belki de bende dost olma istidadi yoktu, beceriksizliğimden oldu her şey. Dostluk ne muhteşem bir tahtın sahibiydi oysa gönlümde. Sol yanımda hep eksikliğini hissettim yıllar boyunca. En değer verdiğim iki duygu huzur ve güven oldu her zaman. Bana huzur ve güven vermeyecek sevgilerden  uzak durdum Ama gerektiğinde öyle riskler aldım ki dönüp baktığımda ben bile kendime şaşıyorum. Şükür ki Rabbim kimselerin prim vermediği sevgilerimi göğe yükseltti beni yalnız komadı hiç. Saygıyı aldım sevginin önüne koydum. Bana saygı duymayan sevmesin, mümkünse hayatımda önemli yerler işgal etmesin dedim. Kimler geldi, hayatımdan kimler geçti diyen o şarkıdaki gibi ne çok insan bırakmışım ardımda. Ardımda diyorum bak! Yanımda, yarımda, sol tarafımda demiyorum. Eksikliklerini hissetmemişim ki aramamışım, sormamışım ve şimdi yanımda değiller….
                                               Sevgili Dost,
Ve okul bitti, kendimi hep ders çalışmaya adadığım bir dönemden sonra başladı öğretmenlik. Bu dönemde de hep bir mesafe koydum çevremdekilerle arama. Ne kendime ne de onlara kastî değildi yaptıklarım. Aşamadılar işte duvarlarımı, geçemediler özümü sakladığım beri tarafa. Ama yok duvarları ben örmedim ki, herkes kendi koydu tuğlasını. Benim yaptığım sadece beklemek, zaman tanımak oldu onlara ve bir süre sonra umudu kesmek. Böyle dediğime bakma sen biliyorsun herkesle iyi anlaşabilirim aslında. Ama anlaşmak yakınlaşmak değil onu söylemeye çalışıyorum. Evet evet güzel arkadaşlarım, hoş anılarım, yamacıma yaklaşanlarım oldu. Amma velakin, şimdi daha kesin bir edayla söylüyorum ki; kendime çok yakın hissettiğim, yanında tamamen ben olabildiğim, herşeyi konuşabilecek kadar kendisine akabildiğim, beni damla iken derya kılacak bir dostum olmadı benim…Bu eksiklik sol yanımda ince bir sızı olarak varlığını hep hatırlattı bana….
                                               Sevgili Dost,
         Hayatımda en emin olduğum şey eşimdir benim. Daha on dört- on beş yaşlarında tanıştık biz. Ayrı yollardan başlayan hayat yürüyüşümüz tek bir yolda kesişti ve o gün bugündür birlikte adımlıyoruz hayatı. Birlikte büyüdük, birbirimizi büyüttük biz desem abartmış olmam. Zor zamanlarımız, zor kararlarımız, kırılma noktasına gelişlerimiz, daha doğrusu getirilişlerimiz oldu. Ama uzaktayken bile yan yana olmayı, sağlam durmayı, vazgeçmemeyi bildik…Bunu belki başka bir zaman anlatırım sana, uzun bir hikaye.
         Neyse…. Şimdi otuz beş yaşındayım. Ömürlerinin uzun olmasını dilediğim annem ve babam,,, hayatıma anlam katan, beni çoğaltan, sevgisine hayran olduğum, kıymetlim dediğim bir eşim ve varlıkları için Rabbime duacı olduğum iki oğlum var.
         Eşim, yirmi yılımı paylaştığım, hiç eksilmeyen bir sevgiyle kendisine bağlandığım, ardımda dağ varmışçasına güvenerek kendisine yaslandığım vazgeçilmezim benim…Ben ondan öyle razıyım ki muradım; Rabbim izin verirse ebediyeti de onunla paylaşmak. Biz sevgimizin yanına huzuru ve güveni katık ettik. Saygı ise gönül soframızın âb’ı oldu her dâim.
         Çocuklarımız sevgi bahçemizde açan çiçeklerimiz oldular. Ve onlar da farkındalar evimizdeki farklılığın… İki oğlum; huzurum, cennet kokularım, sebeb-i saadetlerim onlar. Zor zamanlarımız, çetin imtihanlarımız oldu, oluyor ve olacak elbet. Ama bir an bile varlıklarından şikayet etmedim, etmem, ettirmesin Rabbim. Anlayamıyorum o yüzden eşinin evladının varlığından şikayete yeltenenleri. Davranışlardan şikayet edilebilir ama olmasaydı denilmesine kulaklarım ve aklım inanamıyor benim.. Bence bir nimetin ki; eş olur, evlat olur, iş olur, dost olur, varlığından şikayet etmek Yaradanın gücüne gider. Ola ki bir nefes sonra kayıp gider parmaklarınızın arasından….
         Başkalarını bilmemem ama ben sabah evden çıkıp akşam dönünceye kadar bile çok özlüyorum eşimi ve çocuklarımı. Onlara kavuştuğumda kokularıyla huzur buluyorum. Bir dakika sonrasını bilmeyen bir fani olarak onlara sevgimi her şekilde göstermeye çalışıyorum. Sadece söylemiyorum, yaşatıyorum. Hem biliyorum ki; Allah ta böyle davranmamdan razı oluyor, umuyorum ki beni seviyor. Ben de sevdiklerimi O’ndan bilerek sevince bir de üstüne bana sevap veriyor. Neyse uzatmayayım. Ha hiç alakası yok belki ama hayat sahnesinde bana biçilen roller arasında ben en çok anneliği yakıştırıyorum kendime. Tabi bir de çocuklarıma sormak lazım bunu…
Sevgili Dost,
         Gelelim sana…..Yazdıklarım hislerime tercüman olabilecek mi bilmiyorum ama deneyeceğim: Söylenmemiş sözler yine de kalacaktır ama söyleyemediğim için değil belki unuttuğum için....
         CANIM,
         Sen hayatımda hiç beklemediğim bir anda Rabbimin bana sunduğu paha biçilemez bir hediyesin. Derslerimde karşımda oturan o küçük kız da çok değerliydi benim için. Ancak şu an bambaşka bir yerdesin. Bu kadarı aklımın en ıssız sokaklarına bile uğrayan bir yolcu olamazdı. Geçtiğimiz yıl konuşmaya başladığımız ilk zamanlarda tek isteğim, gözlerinin ardına saklanmış o hüzne ve öfkeye bir parça ortak olabilmek, yükünü biraz hafifletebilmekti. Hayata baktığın pencerenin odandaki tek pencere olmadığını fark ettirebilmek… Bir kişiyi olduğu gibi kabullenmenin gerçek sevginin yansıması olduğunu göstermek belki. Seninle yol almak kolay olmadı doğrusu. Öyle gururlu, öyle vakur ve öfkeliydin ki… Kendi kendine yetebileceğini ve her şey ile tek başına başa çıkabileceğini düşünüyordun. Başa çıkabilirsin evet her şey ile, ama soruyorum ne gerek var? Gerçek anlamda yakınında kimsecikleri istemiyordun. Yolumuz zahmetli oldu ki o zahmet nasıl bir rahmete dönüştü zaman içinde biz bile farkına varamadık. Hızına yetişemedik. Ve şimdi buradayız…
MELEĞİM,
Yanımda olman huzur veriyor bana. Gözlerinin derinliğinde gündelik telaşların hepsini unutuyorum. Sen beni liman bilirken ben senin koylarında dinleniyorum…
TEBESSÜM ÇİÇEĞİM,
Senden gelen tek bir kelime yüzümü aydınlatabiliyor. Senin tebessümün beni mutlu ediyor. Mutluluğunla mutlu olabiliyor, hüznünü hüznüm biliyorum…
HUZURUM,
Kızım ve dostumsun. Uzun zaman hangisi daha önde diye düşünüp durdum. Ki buna da gerek yok, ikisinin de olması daha güzel değil mi? Zaten her ikisisin ve daha fazlası….Ancak artık hangisinin daha öne çıktığını biliyorum. Kızım gibi koşulsuz bir sevgiyle seviyorum ve belki bu yüzden şefkatle yaklaşıyorum sana, sarıp sarmalıyorum. Benim sana kızımm demem, sevmem yolunu şaşırtmamalı. Sen doğru yerdesin. Seni canından öte seven ve destek olmaya çalışan bir ailen var. Onların varlığı hayatın boyunca en büyük desteğin olacak, sırtını Uhud’a vermiş mü'min ordusu gibi güvende hissedeceksin kendini. Onların varlığı, razılığı ve duaları taşıyacak seni istediğin yerlere. Zaman geçtikçe bunu daha iyi anlayacaksın… Evet, kızım gibi seviyorum , merak ediyorum, sol yanımda taşıyorum seni. Lâkin daha çok dostumsun, tamlayanım… Her ikisini yani kızım ve dostum oluşunu üstüste koyunca ortaya çıkan manzaraya da hayranım. Şükürler olsun.
NÛRUM,
Güçlü, ayakları yere basan, toplum içinde saygınlığı olan insanlarız ikimiz de. Ne yani şimdi; ellerin ellerimde güç buluyor, başın omzumu arıyor, dakikalarca sessizliği ,huzurun kokusunu paylaşıyoruz  ve böylece çoğalıyoruz diye zayıf mı oluruz? Hayır elbette! Tutacak eli, başını koyacak omzu, sarılacak dostu olması insanı olsa olsa daha güçlü kılar. Saçma endişeler bunlar…
BİR TANEM,
Her gün “günaydın” diyerek güne seni de katarak başlamanın, gün geceye kavuştuğunda “iyi geceler” dilemenin bambaşka bir keyfi var. Yazdıklarımızın da! Onlar bıkmadan okunacak bir kitap gibi olacak yıllar boyunca. Yazılan şiirler, yazılar, kendi kalemimizden dökülen satırlar, klavye başında edilen sohbetler var ya… ben hepsinden memnunum, mutlu ediyorlar beni. Aramızdaki dostluğun devamlılığını sağlıyor bunlar, zamansızlığın getirdiği kopuşların önüne dikiliyorlar.. Bunların son bulması acıtır evet ama öldürmez, hayata küstürmez ne seni ne de beni ! Uykusuz geçen  günlere ve keyifsiz sabahlara sebep olur . Ama bir süre sonra geçer, alışırız. Hem sen güçlü kızsın biliyorum. Ben de aşarım sorun değil. Anlamadığım şu; nedir bu acı sevdası? acaba olmasalar ne olur merakı? Nedir bu kendi kendimizi deneme çabaları? Olmayacaksa olmaz, bitecekse biter zaten bu iyi dilekler. Bunca düşünerek sabır tüketmeye ne gerek var bir tanem. Keyfini sürsek , tevekkül edip yürüsek olmaz mı?
KIYMETLİM,
Bu denli sorgulamak niye? Bu söz sadece sana değil her ikimize. Neden yoruyoruz ki birbirimizi? Takılıp kaldığımız yere bak Allah aşkına! Rabbin razı gelmeyeceği bir durum yok ki ortada. Arayıp ta bulunamayan bir nimet sunulmuş önümüze. Arada yıllar, yollar ve bir sürü şey olmasına rağmen tamamlıyoruz birbirimizi. Daha ne diyesi geliyor insanın, daha ne ! Hem bize kimse bu yolda kolay yürünür demedi ki! Yanınız yönünüz çiçek açacak, buram buram kokacak diye vadeden mi oldu? Yok efendim, bu sorgulama bitmedikçe bir adım öteye gidemeyeceğimiz belli. Tevekkül etmek bu kadar mı zor? Var olana şükredip, sahip çıkmak, imkanlar dahilinde hayatımızı aksatmayacak bir denge oluşturup öyle davranmak, görüşmek yazışmak olmaz mı yani…Kabul ediyorum karşılıklı abartıyoruz. Hayatımızın  dengesini bozacak bir hâl alıyor bazen bu durum Ama bir çıkış yolu bulunamaz mı? Hayatın ritmi ile bu muhabbetin ritmi bir dengede buluşturulamaz mı? Yok saymak, feda etmek, hep bardağın boş tarafını görmek kolay olanı. Zor olansa sahip çıkmak…
GÖZBEBEĞİM,
Zaman….bir de zaman diye bir derdimiz var değil mi? Elimizdeki zamandan şikayet edip talip olduğumuz şeye bak! Zamansızlık,,,, hiç…..gönül dinlemese de bir gün dinler umuduyla görmezden gelmek…Bunlar aşılamayacak şeyler değil. Yeter ki artık sorgulamayı bırakıp yaşayalım. Yaşamak her yanın gül gülistan olması, hep görmek, hep yanında olmak değil ki.. Özlemek, hiç çekinmeden özlüyorum demek te yaşamak. Buna üzülmek yerine böylesine özlenmenin hazzını duymak ta yaşamak. Bugün vaktim yok ya da izin alamadım inşallah sonra demek te yaşamak. Öfkelenmek te yaşamak kabullenmek te… Elindekinin kıymetini bilmeyen yarın onu da bulamaz. Bu hale düşmeyelim sakın. Hem istersek fırsatlarımızı kendimiz oluşturabiliriz. Ama asla seni ailenle karşı karşıya getirerek değil, haber vermeyerek değil. Fedakârlık yapıp konuşarak, kendini anlatamaya çalışarak, isteklerini nedenleriyle sabırla dile getirerek… ben eminim anlayacaklardır, ya da kabulleneceklerdir...
CENNET ÇİÇEĞİM,
Bu kadar çok sorguluyorsun ya varlığımı, kendimi sana fazla gelmiş üzerinde yük olmuş gibi hissediyorum. Benim bu deli çağımda yeterince derdim, tasam, hedeflerim, kaygılarım var. Bir de üstüne bu sevginin ve dostluğun yükünü taşımak istemiyorum diyorsun gibi geliyor bana. Üzülüyorum… Üzülüyorum ama sadece kendim için değil daha çok senin için. Ben seni öyle kabullendim ve benimsedim ki; senin hayatında ömrüm yettiğince var olmak, yakınında ya da uzakta, söylediklerimle veya yazdıklarımla, sevgi dolu bakışlarımla sana eşlik etmek isterken dönüp dolanıp hep aynı yerde buluyorum kendimi…Yoruldum.. Ama ben yarın ne olacağını bilemem, ne yapacağımı da diyorsan eğer; ben sanki biliyorum derim. Niyet Gülüm niyet. Arzum, temennim, niyazım bu… Yarınların ne getireceğini yalnız ve yalnız Allah bilir. Yaşamadan bilemeyiz… Oysa biz bilmediğimiz yarını, şimdiyi ve ailemizi denkleştirmeye uğraşıyoruz. Hani biz ne diyorduk “Allah’ın da bir planı var…”

DERÛNUM,
Biraz önce fotoğraflarına baktım.Arkadaşlarının yanında ne de keyifli görünüyorsun.Ne kadar da hayat dolu...Ve vazgeçer gibi oldum yazmaktan. kafamı karıştırıyorsun. Gençliğinin, coşkulu yaşlarının keyfini çıkarmalısın belki de. Benimle zaman kaybettiğini de düşünüyor olabilirsin. Hız kesiyorum gibi geldi. Ben biraz fazla sonbahar olabilirim senin için. Sanırım kimi zaman öyle düşünüyorsun. Ama bu sonbaharda senin de payın var biliyorsun. Üzerimdeki hüznün birazını da sen bulaştırdın. zaten öyle görünüyorsa da yanlış. Ben o kadar da sonbahar değilim. Kendimce her renk, her mevsimim, en çok ta ilkbaharı severim.. başka renklerimi de görmek istersen görürsün...

NUR-U AYNIM,   
Sen, güçlü, karakterli ve çok özel bir genç kızsın. İçinde daha kendinin bile fark etmediği cevherler taşıyorsun. Ben yanında olsam da olmasam da hayata kendinden değerler katacaksın, eminim. Düşecek, kalkacak ama yolunu bulacaksın. Her şeye kadir olan Allah’ın o kadar çok ismi tecelli ediyor ki sende… Sana baktıkça O’nu düşünmeden edemiyorum. Sana hayranlığım O’na yol buluyor, hayra vesile oluyorsun. Saçlarını okşamaya, gözlerine bakmaya, kokusunu almaya doyamadığım ilahî güzellik; Gül yüzünden güller hiç eksik olmasın inşallah….
CANANIM,
Ben senden çok şey öğrendim bu aylar boyunca. Farkında olmadan bana bir sürü tecrübe kazandırdın, yeni ufuklar açtın, zenginleştirdin beni. Şimdi niye seni bırakmak isteyeyim ki…
GÜLÜM, GÜLÜM, GÜLÜM,
Susmuyorum ve söylüyorum bak… Söyleyeceğim şimdi… Ama biliyorsun özgürsün kelebeğim, nereye kanat çırpacağını sen seçeceksin. Ben arzumu dillendireceğim. Çünkü susmak özgür bırakmak değilmiş onu anladım. Konuşmak söylemek gerekiyor öylece oturup susmak ,  kabullenmek yanlış. Ben konuşacağım ama sen özgür olacaksın.
BÜLBÜL GÜLE DER Kİ;
Gitme,
Gitme,
Gitme,
Kendine de bana da yazık etme,
Allah’ın bu nimetini elinin tersiyle itme,
Eksiltme beni,
Kendini eksiltme,
Ellerini ellerimden çekme,
İstediğinde sarılmaktan ,  kanatlarımın altına saklanmaktan çekinme,
Soru işaretlerini kaldır bir kenara koy artık,
İstiyorsan dik ünlemler vereyim sana…
Sabrını yarın endişesiyle tüketme,
Kimse seni bu kadar candan sevmeyecek, gitme...

Ve şimdi: özgürsün artık… Uçabilirsin…Ben hep burdayım, arkamı dönmeyeceğim sana. İstersen hiç gitmeyebilir, gidersen istediğin zaman dönüp limanıma demirleyebilirsin.
MUHABBETLE….